Dünden Bugüne Güzellikler Yurdu
Adalet AĞAOĞLU
Kasım 2000 Nallıhan Vakfı Dergisi 5. Yıl Özel Sayısı

Doğduğum yer, hep güzellikleriyle bilinsin diye bir özlemi dile getirmek, güzellikler yurdu Nallıhan eskimesin demek istiyorum. Böylece, son sözü baştan söylemiş oluyorum.

Çocukluğumdan kalma anılarımın Nallıhan’ı, gerçekten de doğasının açtığı kucakla çekiciliği kadar., Tarih sayfalarındaki destanlara has büyüsüyle dönüp dönüp üstünde durulmaya, geçmişiyle birlikte yaşanmaya değer bir yer. Ya her türlü ucuzluktan, seviyesizlikten uzak kalabilmiş insan ilişkilerindeki uyumlu güzellikleri?. Geçmişten izleri bende böyle kalan doğum yerim Nallıhan üstüne hiç bilmediklerimi de giderek öğrendim; tuhaf bu ya, bildikçe sevdim. (x)

Abim Dr. Cazip, küçük kardeşlerim Ayhan ve Güner Sümer gibi, Nasuh Paşa Mahallesi’nde doğmuş çocuklardan biriyim. Ancak o tarihlerde Nasuh Paşa’nın adı benim için sadece nüfus kağıdıma yazılı, ne olduğunu bilmediğim bir şeydi. Oysa, o Nasuh Paşa ki, İskender’den sonra Romalıların hücumu derken, Bizans’ın yayılma yükünü omuzlamış, Frikleri, Bithinya’yı yeraltında arkeolojiye bırakmış, kendisi de göçüp konarak tarihine tarih katmış Osmanlı’nın vezirlerinden biriymiş.

Osmanlı Veziri, Bağdat seferinden İstanbul’a dönerken, Nallıhan’da konaklayıp kalmış. Buraya bizim çocukluğumuzda kardeşlerimle sadece taş duvarları kalmış odalarına girip çıktığımız, babalarımızın dış yüzünde mağazalar kurdukları, arada devecilerin, kervanların yüklerini indirdikleri Kocahan’ı yaptırmış. Bir han. Sonra, hamam. İlçelilerin, kollarının altında bohçalarıyla gidip geldikleri kurnalı kubbeli bir hamam. (Biz oraya ailecek giderdik.) Vezir, bir de Nasuh Paşa Camisi yaptırmış. Babamı, bu camide, başında sarık, hafız Burhan’ınkine taş çıkartacak güzel bir sesle hatim indirirken anımsıyorum. Kendisine saygı duyulan bir sanatçı, bir alim adam; kardeşlerimi ellerinden tutup bayram namazlarına götürürken görüyorum.

Mimaride, yapı işçiliğinde ve elişlerinde hünerli Ermenileri hemen neredeyse ilçenin o tarihlerdeki nüfusuyla eşdeğerle (1590’lardır.) Bir sayıyla getirip Nallıhan’a yerleştiren Nasuh Paşa imiş. Benim “Ermeni Evi” dendiğini bildiğim Merkez Sakarya İlkokulu’m, sık sık evimizin arkasındaki tepeye kaçarak beyaz duvarları arasında düşler kurduğum, hatta içli bir müzik işittiğim kilise, taştan evler, tuğla duvarlar, çatılardaki kırmızı kiremitler... Hele Yukarı Mahalle’deki iki katlı, balkonları, pencereleri oymalı ahşaptan, yanlarından geçerken nerdeyse çam kokan evler. (Biri, amcam Tevfik Bey’in olmalı?.)

Belleğimdeki güzellikler yurdunda her şey böyle özenli, temiz. Yıllar sonra, trenle bir İsviçre köyünden geçerken: “Aa, tıpkı Nallıhan!” Dediğimi, burnumda bir özlemin sızısını duyduğumu anımsıyorum. Çam, çınar ormanlarıyla kaplı tepeleri, kuzeyden aşağıya döne döne inen posta otobüsünün kırmızı topraklı yolu, buğulu iğde ve dut ağaçlarıyla renkten renge değişen bir Nallıhan, diye biliyorum burasını. Aladağ ve Nallıçay denen güneye, Sakarya’ya akıp duran akarsuları, çayları, dereleri. Babamın yaz sıcaklarını buralarda çağlayanlar köpürterek yüzüşü... Çerenin yayla köyleri, iki adım ötemizdeki sağlıklı kaplıcalar, hatta sıcak suyuna koyup yumurtalar haşladığımız... Pirinç tarlaları, dillere destan pirinç pilavları: “Nallıhan dedikleri / Pirinçtir yedikleri / Pek hoşuma gidiyor / Le gacım dedikleri.” Şimdilerde kardeşim Ayhan’la birbirimize inadına “le gacım” demeyi seviyoruz. Eski güzel günleri bugüne taşıdığımızı umuyoruz.

Kuşkusuz, dutluklar, kirazlıklar da aklımda. Kozacılık ve ipekçilik; nefis ipek oyaları ki üniversitede büyükannemin yaptığı iğne oyasından bir demet çiçeği hep yakama takardım. Sonra, pekmez kaynatma törenlerimiz! Yakılan, üstünden atlanan ateşler sonra; pekmez köpüğünün tadı; damağımda hiç eskimemiş bir lezzet. Hele hele, bahar bayramlarında, elele kolkola Hoşebe’ye gidişlerimiz, birlikte yiyip içmeler; akşamları ay ışığında dönüşlerimiz ve tabii babamın eşini, çocuklarını kolunun altına toplayıp da yaylalar, at arabalarıyla İstanbul’a doğru Arifiye tren istasyonu yollarına düşüşlerimiz: Bu da tıpkı 1920’lerin dönem filmleri gibi.

Nallıhanlı Kuvayı Milliye’cileri, “eşkiyaları” kovalayanları ve Milli Mücadele ruhunu merak etmez misiniz? Ben, bu anlamda da Sayın Adil Mutlu Beyin anılarını kaleme alan, sevgili okul arkadaşım A. Nusret Mutlu’nun kitabından çok şey öğrendim.

Merkez Sakarya İlkokulu’na, elim abimin eline verilmiş olarak gidip geldim. Öğretmenim Saniye Hanımı, başöğretmenlerim Naci ve Raşit Beyleri hiç unutmadım. Küçüğümüz Güner, 1936’da doğdu, Ayhan’ın daha beş yaşındayken, “hatır için” özel bir sırada sınıfta tek başına oturduğu zamanlar; öyle farklı, ayrıksı bir çocuk, ciddi ciddi oturuyor orada. Dikkatli.

Annemiz, titiz-temiz İsmet Sümer ona güzel güzel kısa pantalonlar yapıyor, ama kardeşimin estetik duygusu, güzellik düşkünlüğü ondan ileri. Kısacası, ailenin tek sanatçısı ben değilim. Nallıhan başta, hepimiz...

1938. İlkokul bitti. Nallıhan’da ortaokul yok. Ankara’ya göçtük. Peki ama, ozamandan buyana, bende bütün güzel insanlarıyla birlikte hiç eskimeden kalmış doğum yerim eskidi mi? Epridi mi? Yoksa, birçok ruhsuz yer gibi burası da betonun esiri olup soğudu mu? Ruh sıcaklığına ne oldu? Yapıcılığına?

Bu sorulara karşın, diyorum ki, kumaşı iyi idiyse, sağlamdır, duruyordur.

Bundan beş yıl kadar önce, çok güzel, anlamlı fırsatlar çıktı. Uzun bir süre sonra doğduğum yere yeniden gidebildim. Öyle karşılaşmalar oldu ki, duygulanmamak, çocukluk yıllarına doğru üstüste hızlı kulaçlar atmamak mümkün değil.

Bu karşılaşmaların en önemlisi, babam Hafız Mustafa Sümer anısına, adına kurulan Huzurevi’nin temeline harç atmamız. Nallıhanlılar Vakfı öncülüğündeki bu olumlu, ışık saçan atılım, o yıl liseyi iyi derece ile bitiren öğrencilerin tanıtılması, kendilerine ödül verilmesine tanıklığım. 1938’de tek ortaokulu bulunmayan ilçemizde, sayısı onu geçmiş meslek liseleri, okulları; o oranda iyi yetişmiş öğrenci. İlçe ahalisinin genel durgunluğunu harekete geçirecekler, diye ummayalım mı? Benim sınıfıma çocuklar civar köylerden yaya, çarıkla gelirlerdi.

Törende büyük incelik gösterildi; Nallıhan’dan ayrılışımdan 60 yıl sonra benden bir konuşma yapmam istendi; buluşmanın güzelliğiyle dilim dolandı, sevinçten boğazım tıkandı. Ne de olsa az önce bazı ilkokul arkadaşlarımla da karşılaşmış; toplu okul fotoğrafımızı gözümün önüne getirmeye çalışarak adlarını hecelemiştim. Peki ama, o güzel Kocahan’a ne oldu? Caminin yüzü neden, eskilerde hiç olmadığı kadar eski ve geri? Artık posta otobüsü haftada bir tepe yolunu döne döne inmiyor. Birçok araba caddelerden vızır vızır geçip duruyor, ama nerde bizim eski Kulaksız Osman’ımızın insanlarla yarattığı “masallar”, “efsaneler”?

İşte şimdi artık, eskiyi yeniye katmak, geçmişi geleceğe yine güzel, anlamlı biçimde bağlamak için hep böyle karşılaşmalı, böyle buluşmalıyız.

Işığı yakanlar sağolsunlar; söndürmeyelim.

(X) Nallıhan üstüne geniş, değerli bilgileri A. Nusret Mutlu’nun Her Yönü İle Nallıhan kitabı ile Arkeolog Mesut Şener’in Nallıhan kitabından öğrendim. Teşekkürlerimle.

*Sayın Adalet Ağaoğlu bu makalesini Kasım 2000 de çıkan “Nallıhan Vakfı Dergisi 5. Yıl Özel Sayısı” nda yazmıştır. Kendilerine teşekkür eder, saygılarımızı sunarız.