MUDURNU VE NALLIHAN'IN LEZZETLERİ
10 Aralık 2006 Hürriyet
Gazetesi Mehmet YAŞİN
Bu
günlerde havalar yaz yalancısı olsa da, bu aylarda yola çıkmanın pek tadı tuzu
olmuyor.
Genelde sabahları, duman grisi bir aydınlık, isli bulutlar, ıslak bir gökyüzü...
Bunlar gitmek yerine kalmayı çağrıştıran görüntüler... Ama önünde sonunda gitmek
gerekiyor. CNN Türk'teki "Lezzet Durakları" programı için yola çıktığımda,
masmavi gökyüzü bile karamsar ruh halime derman olamamıştı. Yan koltuğumda
oturan yönetmen Cengiz Özkarabekir'in benden farkı yoktu. Şapkasını kaşlarına
kadar indirmiş, sessiz soluksuz elindeki yol notlarını okuyordu. Veya okur gibi
yapıyordu. Aslında her zamanki gibi gezecek, yeni yerleri görecek, lezzetli
tatlarla tanışacak, en önemlisi İstanbul'un karmaşasından bir süreliğine
uzaklaşacaktık. Yerimizde olmak için can atan kaç kişi vardı kim bilir? Ama dur
durak bilmeden yollarda olmak, bazen bıktırıyordu insanı. Yoruyordu da. Bir de
gökyüzündeki yolculuk arkadaşım güneş olmayınca, yola çıkmak iyiden iyiye zor
geliyordu. Mudurnu'ya doğru gidiyorduk... Sabahın erken saatleriydi ve
Dilovası'nda fabrikaların bacaları yorulmak bilmeden zehir kusuyordu. İlçede
yaşam her sabahki gibiydi. Veya benim buradan her geçişimde gördüğüm gibi...
Mavi önlüklü çocuklar zehir soluya soluya okula gidiyor, kadınlar zehirli havaya
çamaşır asıyor, işçiler zehir üretimini sürdürebilmek için vardiya
değiştiriyordu. Onlar da zehrin farkındaydı ama, fabrikalar kaldırılırsa açlık
gelecekti. Bunu da biliyorlardı. Zehir hiç olmazsa yavaş öldürüyordu. Fabrika
bacalarının tütmesi onlar için ekmek demekti.
ABANT'TA YALNIZLIK
Fabrikaların yanından hızla geçip giderken Cengiz, "Ne kadar da güzel bir
ismi var bu zehirli beldenin" dedi. Sonra Körfez göründü. Rafineri bacaları
gökyüzüne doğru beyaz dumanlar salıyordu. Uzak denizlerden gelen koca tankerler,
getirdikleri petrolü boşaltmak için sıralarını bekliyordu. Çimento fabrikasının
önüne park etmiş servis araçlarından inenler, sabah vardiyasına koşturuyorlardı.
Kocaeli'nden sonra telaşlı görüntüler yerini, yaprakları dökülmüş kavaklara
bıraktı. Yaşamın akışı yavaşladı. Yol huzura kavuştu. Solda dalların arasından
Sapanca Gölü sakin bir görüntü sundu.
Adapazarı'nda görüntüye yine sanayi girdi. Yol kıyısındaki dev fabrikalar sıra
sıra akıp gitti. Sonra yine kavaklar, yine yeşil tepeler, yine yalnız doğa
göründü. Kaynaşlı'dan sonra yol yılan gibi kıvrılıp, Köroğlu Dağları'nın
zirvelerine tırmandı. Abant'a giden yol kimsesizdi. Ağaçlar, renkli
yapraklarından soyunup, kış uykusuna yatmak için çırılçıplak soyunmuşlardı.
Yalnız başına kalmış olan gölün etrafında, kuru yapraklarla kaplanmış yolu
turlayıp, Mudurnu'ya doğru tırmandım. Tepeye varınca bütün ova ayaklarımın
altına seriliverdi. Köyleri, mavi dumandan bir tül sarıp sarmalamıştı.
Mudurnu'ya kaçıncı gelişimdi acaba? Saymaya kalktım, beceremedim. Geçmişi
eskilere dayanan bir ilçe olduğunu biliyordum sadece. Bitinya devleti,
Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Osmanlılar izlerini bugüne emanet etmişti.
Adını bir tekfurun kızı Matrani'den aldığı öne sürülüyordu. Çay kenarına
sıralanmış yorgun, beyaz sıvalı evler, Osmanlı yerleşme kültürünün hálá yaşayan
örnekleriydi. Osmanlı donanmasının, Mudurnu ormanlarından gönderilen
kerestelerle yapılmış olması, ilçe ahalisinin o gün bu gündür göğsünü kabartıp
duruyordu.
ZAHMETLİ GÖZLEME
Yemeklerinin tadına bakacağımız Mudurnu'nun girişindeki "Yarışkaşı Konağı"na
(0374-421 36 04) vardığımızda henüz öğle olmamıştı. Yarışkaşı'nın, yarışın
başladığı yer anlamına geldiğini, Cumhuriyet Bayramı koşularının bu noktadan
başlayıp, yine burada bittiğini yemekleri yemeden önce öğrendik. Mudurnu denince
akla tavuk geliyordu ama, yöre mutfağında tavukla ilgili hiçbir yemek yoktu.
Hatta tavuklar şişe geçirilip, döndürüle döndürüle nar gibi kızartılmıyordu
bile. İpek Yolu üstündeki diğer Osmanlı kasabalarındaki gibi burada da hamur
işleri ağırlıktaydı.
Önce balkabaklı gözleme ısmarladık. Hamur açıldı. Yufkanın bir tarafına soğanlı
balkabağı kondu. Diğer taraf bu karışımın üstüne kapandı. Sonra kızgın sacın
üstünde çevire çevire, yağlana yağlana bir güzel pişirildi. Görünüşte yörenin bu
ünlü yemeğinin yapılışı basitti. Ama konağın sahibi Nevzat Anlıtan'la konuşunca,
gerçek kabaklı gözlemenin zahmetli bir yemek olduğunu öğrendim. Bunda yufkalar
açılıyor, sac üstünde gözleniyor, sonra tepsiye dizilip her kata soğanlı
balkabağı konuyor, üstüne eritilmiş kaymak gezdiriliyor, sonra ikinci kata
geçiliyordu. Bu işlem tepsi doluncaya kadar 20-30 kat için tekrarlanıyordu.
Nevzat Bey, bu zahmetli yemeği hazırlayabilmek için insanın iki eşinin olması
gerektiğinin altını çiziyordu.
Konakta daha sonra 40 katlı cevizli baklava yapıldı. Bunun diğer baklavalardan
ayrıcalığı her kata ceviz konmasıydı. Fırında nar gibi kızaran baklavanın tadına
bakabilmek için, şerbetini iyice çekmesini sabırsızlıkla bekledim. Aslında
aklımda, yine yörenin ünlü keşli-cevizli ev eriştesi, tereyağlı kaşıksapı
(kaşığın sapına yufkayı sararak yapılan düdük makarnası benzeri) yemekleri
kalmıştı ama ilk lezzet durağında bu kadar yersek, diğerlerinde teslim bayrağını
çabuk çekerdik.
DEMLİ ÇAYIN SIRRI
Nallıhan'a doğru hareket ettiğimizde, gün ikindiye yaklaşıyordu. Telaşsız
bir yoldan gidiyorduk. Yolun kıyısından bazen renkli tepeler yükseliyordu: Bakır
rengi, küf yeşili, koyu kızıl. Renkler tepelerin yüzünden tatlı kavisler çizerek
akıp gidiyordu. Ağaçların arasından görünen evlerin bacalarından tüten dumanlar
ayazın habercisiydi. Dere tepe buram buram isli odun kokuyordu.
Mudurnu'dan çıktıktan 20 kilometre sonra, ikinci lezzet durağımız Karacasu
Köyü'ne saptık. Buraya geçen yıl Uyuzsuyu Şelalesi'ni görmeye gelmiş, "Köy
Sofrası"nda Turizm Gönüllüleri Derneği üyelerinin hazırladığı lezzetli yemekleri
tadamadan gitmiştim. Kısmet bugüneymiş. Ovaya akşam erken çöküyordu. Dağların
tepeleri hálá pırıl pırıl aydınlık olduğu halde köye alacakaranlık çökmüştü
bile. Karacasu, 24 haneli, ağaçlıklı, yeşil, güzel bir köydü. Oturanların çoğu,
çoluk çocuk Nallıhan pazarına gittiği için evlerde duman tütmüyordu.
Hava üşütüyordu. Bir acele Köy Sofrası'nın salonunda çıtır çıtır yanan sobanın
etrafını çeviriverdik. Yemekten önce sobanın üstündeki demlikten çaylar
dolduruldu. Çayın berrak bir rengi vardı. Burukluk damağı rahatsız etmiyor,
aksine uzun süre ağzın içindeki tadını sürdürüyordu. Dem kokusu tüm odaya
yayılıyordu. Bütün bu lezzetin sırrı, dağlardan süzüle süzüle gelen kaynak
suyuydu. Bu katışıksız su, çayın tüm güzelliklerini, tadını, rengini, kokusunu
cömertçe ortaya çıkarmıştı. Bu köye yolunuz düşerse, yemekten önce veya sonra
bir bardak çay içmenizi öneririm.
MUHTEŞEM PİLAV
İlk sunulan yemek kapama pilavdı. Önce tencerede bol soğan kavruluyor, sonra
kekik kokan kuşbaşı etler ilave ediliyor, etler pişmeye yakın üstüne, daha önce
suda bekletilmiş yörenin "çömlek çatlatan" pirinci ilave ediliyordu. Yeterli
miktarda su konduktan sonra, karıştırılmadan kapak kapanıyordu. Yemek pişince
tencere bir örtüye sarılıp demlenmeye bırakılıyordu. Servis yapılmadan önce
tencere genişçe bir tabağa ters çevriliyor, ortaya, üstü etle kaplı muhteşem bir
pilav görüntüsü çıkıyordu.
İkinci yemek ise ateşin üstünde, tahta kaşıklarla su ve yağ kata kata
karıştırılarak pişirilen hamurla yapılan malak makarnasıydı. Bu hamur küçük
küçük kopartılıp tabağa diziliyor, her kata keş ve ceviz serpiliyordu. En üste
ise eritilmiş tereyağı gezdiriliyordu. Bu yemek ayrıca toz şekerli ve pekmezli
de yapılıyordu. Burada ustalık, hamurun kıvamında pişmesindeydi. İyi pişmeyen
hamur damağa yapışıp kalıyordu.
Nallıhan'ın mutfağı tabii ki bu iki lezzetli yemekle sınırlı değildi. Özellikle
çökel, kafa, oturtma, gorçan, sırım gibi et yemekleri, tariflerine bakılırsa
damak çatlatan cinstendi. Yolu Nallıhan civarına düşecek damak düşkünleri, gerek
ilçedeki lokantalarda, gerekse Karacasu Köyü'ndeki "Köy Sofrası"nda bu
yemeklerin tadına bakabilir. İşi garantiye almak için 312-785 59 35 numaralı
telefondan Turizm Gönüllüleri Derneği'ni arayıp, önceden sipariş vermeniz
gerekiyor.
Beypazarı'na doğru yola çıktığımızda ay, yıldızları çevresine almış bir şeyler
anlatıyordu. Gökyüzüne soğuk bir aydınlık vardı. Biz ise bir sonraki lezzet
duraklarının hayalini kura kura, sessiz sedasız hedefe doğru ilerliyorduk.