NALLIHAN'DA
YAŞAYIP ÖLEN ULU KİŞİLER
İlçemiz topraklarında yaşayıp ölmüş ulu
kişiler: Taptuk Emre, Taptuk Emre'nin kızı Bacım Sultan, Taptuk'un öğrencileri
Şeyh Cafer Sadık ve Ömer Şeyh ile Akdere Köyünde Hoşebe, Sobran Köyünde Hasan
Dededir. Bu ululardan bahsederken, önce; Taptuk'un öğrencisi olup ilçemiz
topraklarında yaşayan ve dünya çapında tanınan büyük halk ozanı ve gönül adamı
Yunus Emre'den başlamalıyız:
YUNUS EMRE:
(d. 1238 - ö. 1320), Anadolu'da Türkçe şiirin öncüsü olan
şair ve mutasavvıf. Yaşamına ilişkin bilgiler sınırlıdır. Doğum yeri
belirlenebilmiş değildir. 13. yüzyıl ortalarından sonra Moğol baskısının da
etkisiyle Anadolu Selçuklu Devleti'nin dağılıp parçalandığı bir kargaşa
döneminde yaşamış, bu dönemin sarsıntı ve acıları yapıtlarında önemli izler
bırakmıştır. Babasının adının İsmail olduğu bilinmektedir. Medrese eğitimi
görerek geleneksel İslam bilimlerinin yanı sıra Arapça ve Farsça öğrendiği,
ayrıca İran ve Yunan mitolojisi ile tasavvuf tarihini incelediği sanılır. Ahmed
Yesevi'nin müritlerinden Hacı Bektaş ya da Sinan Ata'nın halifesi Taptuk
Emre'nin tekkesinde hizmet etmiş, onun düşüncelerini yaymak için Anadolu'yu
dolaşmış, daha sonra kendisi de şeyh olmuştur. Sarıköy (Eskişehir), Buna,
Emreköyü (Manisa), Dutçuköyü (Erzurum), Keçiborlu ve Karaman gibi Anadolu'nun
birçok yerinde adına mezarlar bulunduğu için nerde öldüğü ve gömüldüğü kesin
olarak bilinmemektedir.
Yunus Emre, hece ölçüsünü kullanmış, özellikle 7 ve 8 heceli
kalıplarla yazmış ama hemen hemen bütün öteki kalıpları ve aruz ölçüsünü de
denemiştir. Yunus Emre, Oğuz lehçesiyle ve çağının konuşma diliyle yazmış
olmakla birlikte kullandığı sözcüklerin tümü Türkçe değildir. Ama Yunus Emre'nin
şiirlerinde Oğuz lehçesi olağanüstü bir anlatım gücüne, benzeri az görülen bir
uyum güzelliğine ulaşmıştır.
Yunus Emre'nin sağlığında düzenlenen Divan'ı bulunamamıştır. Bilimsel bir
çalışmaya dayanan ilk Yunus Emre Divanı 1943 yılında Abdülbaki Gölpınarlı
tarafından yayımlandı."
Yunus'un kapısında kırk yıl hizmet ettiği, çok şeyler
öğrendiği hocası Taptuk Emre:
TAPTUK
EMRE
Selçuklular devrinde Türkistan taraflarından gelerek Nallıhan
ilçesinin güneyinde ve ilçe merkezine 15 km uzaklıkta bulunan Sakarya Nehri'ne
çok yakın Emremsultan Köyü'nün bulunduğu yere yerleşip burada yaşamış ve ölmüş
ulu bir kişidir. Doğum tarihi tam olarak bilinmemekle beraber Miladi 1200 olduğu
sanılmaktadır. Horasan'da yaşamış olan büyük mutasavvıf Ahmet Yesevi'nin
müritlerinden Hacı Bektaş Anadolu'ya gelir ve Kırşehir'in Sulucakarahöyük Köyüne
yerleşir. Hacı Bektaş'ın çağrısı üzerine ikisi hariç Anadolu'daki tüm erenler
Kırşehir'e giderler. Taptuk Emre önce ben nasibimi aldım deyip davete uymaz.
"Fakat Bektaş'ın ısrarı üzerine kalkıp gider. Gelmeyişinin sebebi sorulduğunda
-Erenler meclisinde bir gün, perde aralığından bir el uzandı ve bize nasibimizi
verdi- der. O eli görsen tanırmısın diye sorulduğunda, -Elbette ayasında yeşil
bir ben vardı, bir ordunun içinde görsem tanırım o eli- der. O zaman Hacı Bektaş
elini Emre'ye uzatır. O yeşil beni bu elin içinde gören Emre, hayretler içinde
Taptuk Sultanım Taptuk Sultanım diye bağırmaya başlar, aradığı kişinin
karşısında olduğunu anlar. O günden sonra Emrem Şeyh'in adı Taptuk Emre olur."
Taptuk'un anlamı aradığımı buldum demektir. İşte bu Taptuk
Emre, Yunus Emre'nin hocasıdır. Yunus kendi tarikat dizisini verirken, ilk
olarak Taptuk'un adını anmakta ve Taptuk'un kapısında yetiştiğini şu beyitinde
açıkça ifade etmektedir.
Taptuk'un tapusunda,
Kul olduk kapusunda.
Yunus miskin çiğ idik
Pişdik elhamdülillah
YUNUS EMRE'NİN TAPDUK EMRE'NİN KAPISINA GELİŞİ
"Yunus Sivrihisar'ın kuzey tarafındaki Sarıköy'de
yaşamaktadır. Anadolu'da kıtlık yaşanan bir yılda Yunus, buğday istemek için
ambarları dolu olan Hacı Bektaş'a gider. Giderken boş gitmemek için dağdan bir
çuval alıç toplayıp götürür. Hacı Bektaş gelenin arı gönüllü biri olduğunu
anlayınca, dilersen buğday yerine nefes vereyim der. Yunus nefes'i bilmediğinden
illlede buğday diye tutturur. Buğdayı alıp oradan ayrılır. Biraz gittikten sonra
nefesi niye almadım diye pişmanlık duyar ve tekrar geri döner. Amma iş işten
geçmiştir. Hacı Bektaş biz o nefesi (nasibi) Emre'ye verdik, gitsin ondan alsın
der. Bunun üzerine Taptuk Emre'nin kapısına gelen Yunus'a, Taptuk -hizmet et,
nasibini al- der. Kabul eden Yunus yıllarca (40 yıl) şeyhine odun taşır."
Yunus'un getirdiği odunlar içinde hiç eğri ve yaş odun olmaması Taptuk'un
gözünden kaçmaz. Bir gün sorar:
-Acaba ormanda hiç eğri odun yok mu?- diye.
Yunus; -var olmaya var da, senin dergahından içeri odunun
bile eğrisi giremez efendim- der.
"Günlerden birgün odun taşımaktan sırtı yara olan Yunus of
çeker.
Bunu duyan şeyhi of diyenin bizde yeri yoktur, madem
şikayetçisin artık hizmetin bana haramdır der. Bunun üzerine Yunus ayrılıp Ayaş
taraflarına doğru gider. Yolda kendisi gibi yolcu olan iki kişiyle arkadaş olur.
Karınları acıktığında dua edelim de Allah bize yemek ihsan etsin derler. Bunun
üzerine içlerinden biri dua eder, ortaya bir kap yemek gelir. Onu yerler, diğeri
dua eder, yine bir kap yemek gelir. Yunus dua ettiğinde üç kap yemek gelince
diğerleri sorarlar, sen nasıl dua ettin diye. Yunus'ta,
-siz kimin yüzü suyu hürmetine istediniz ise bende onun için istedim, der.
-biz Emrem Sultan'ın dervişi Yunus Emre için istedik deyince, Yunus işin farkına
varıp, kendisinin ermiş olduğunu anlar. Yol arkadaşlarından ayrılıp geri döner."
Emrem Sultan'ın kadınına yalvarır, beni hocamla barıştır diye. Kadında peki der.
Sen kapının eşiğine yat, şeyhin apdest almaya çıkarken ayağı sana takıldığı
zaman (Taptuk'un iyice uzayan kaşları ve kirpikleri görmesini zorlaştırmaktadır)
kim bu diye sorduğunda ben Yunus gelmiş derim. Eğer hangi Yunus derse durma kaç,
şu bizim Yunus mu? derse kalk elini öp der. Yunus denileni yapar, kapı eşiğine
yatar. Taptuk apdest almaya çıkarken ayağı takılınca kadınına sorar kim bu?
diye. Kadını da Yunus gelmiş der.
-Ha şu bizim Yunus mu? dediğinde, Yunus hemen kalkıp hocasının elini öper. Emrem
Sultan'da onu affeder ve derki, -bir postta iki aslan olmaz Yunus! İşte asamı
atıyorum. Var git onu aramaya bak, nasibimizde varsa gene görüşürüz- der ve
elindeki asayı fırlatır.
Yunus tam yedi yıl dağ tepe demeden bastonu aramış,
bulamamış. Bulamadığını söylemek için geri dönmeye karar verdiğinde Sarıköy'de
yere oturmuş dinleniyormuş. Birde bakmışki nur gibi bir baston havaya doğru
uzanıyor. Gidip asayı eline alınca oracıkta ölmüş ve oraya da gömülmüş.
Mezarının bulunduğu Sarıköy Eskişehir ili Mihalıççık ilçesine
bağlıyken daha sonraları ilçe yapıldı ve adı da Yunus Emre oldu.
Şimdi de, kuşaktan kuşağa aktarılan bazı rivayetlere bir göz atalım.
Bir söylenceye göre; "Yunus'un, Şeyhi Taptuk'un kızıyla
dağlara oduna gidip gelmesi çevrede söylentilere neden olur. Bunu Bursa
taraflarında yaşayan bir şeyh de duyar. Duyunca bu durumu hoş karşılamadığını
haber salar. Bunun üzerine Taptuk'ta kızına olan güvenini göstermek üzere bir
kutu içine koyduğu pamukla ateşi Bursa'daki o şeyhe gönderir. Açtıklarında
ateşin yandığını, pamuğun yanmadığını görürler ve hataya düştüklerini anlarlar."
Bir başka söylenceye göre; "Yunus'un, Şeyhinin kızını sevdiği
ve hatta bundan dolayı o kadar hizmet ettiği ileri sürülür. Yunus'ta
söylentileri önlemek için Taptuk'un kızıyla evlenir, fakat kıza hiçbir zaman el
sürmez."
Yine bir başka söylenceye göre; "Taptuk saz çalarmış ve Yunus ona sazı için
bağlanmış, Taptuk'un sazını dinlerken kendinden geçiyormuş. Uzun süre tekkeye
hizmet etmiş, sonunda bıkmış ve ayrılmış."
Bir başka söylenceye göre de; "Taptuk'un dergahında erenler
meclisi toplanmış şarkılar ilahiler söylenecek. Fakat o akşam guyende (güzel
sesli) kişi her ne hikmetse söyleyemez. Bunun üzerine Taptuk Yunus'a döner.
-vakit erdi çattı, işte o hazinenin kilidini açtık, nasibini tamam verdik, sen
söyle der. Ve Yunus ağzını açıp başlar söylemeye. Sözleri bir divan olur."
Bir başka kaynakta kabrinin bugünkü yerine nakliyle ilgili
olarak şöyle yazıyor:
"Hıç Çürümemişti: Ankara-Eskişehir demiryolunun kenarında bulunan türbesi,
1948'de yolun genişletilmesi için kaldırılmak istendi. Fakat bir türlü bu işte
muvaffak olunamadı. Hatta bir defasında, döşenen rayların sökülüp, sekiz metre
geriye atıldığı görüldü. Bunun üzerine Yunus Emre için bir türbe yapılıp,
kabrinin oraya nakline karar verildi....Beş kişilik heyet huzurunda Yunus
Emre'nin kabri itina ile açıldı. Bedeni, 700 seneden beri hiç bozulmamış bir
halde, bir eli yüzünde, bir eli kalbinin üstünde....yatıyor görüldü."
Cahit Öztelli ise Yunus hakkında yazılanların bir kısmına
katılmamaktadır. Örneğin; Yunus'un mezarının Sarıköyde olmadığını, mezarının
Karaman'da olduğunu yazmaktadır. "Sarıköyde yaşayan Yunus'un Yunus Emir Bey
olduğunu Yunus Emre olmadığını-söylüyor. -Açılan mezarın köyün 300 m uzağında
alalade bir mezar olduğunu, oysa Yunus gibi daha yaşarken her faniye nasip
olmayan bir üne kavuşmuş kimse için küçükte olsa bir türbe yapılması
gerektiğini- düşünüyor. Ve ilave ediyor. -İskelet, yüzeye çok yakın olduğuna
göre acele gömülmüş olabilir. İskelet sağlam ve tam olarak yedi yüz yıl nasıl
bozulmadan kalmış, yüze bu kadar yakınken?- diye sormaktadır.
-Bunun için killi toprak değil, demir sanduka içine koysalar yine çürürdü.-
demektedir. Taptuk Emre'nin ise ilçemize bağlı Emre köyünde yaşadığını C.Öztelli'de
kabul etmekte ve bu konuda birkaç tane de belgeden bahsetmektedir:
"Son zamanlarda Ankara Vakıflar Genel Müdürlüğü arşivinde
yeni bir belge buldum. Belge 1111 (binyüzonbir) sayılı Hurufat Defteri, sayfa
69'dadır. Tarihi 1191/1777'dir.
Vakıf metni özetle şöyle: Korupazarı'nda (Nallıhan) Emre adlı köyde Taptuk Emre
adındaki azizin türbesine postnişin tayini yapılıyor. Vakıf Şehzade Süleyman
Paşa tarafından, adı geçen ilçeye bağlı Kozlu adındaki köyde bulunan zaviyeye
vakfını Taptuk Emre'nin türbesinin onarımı ve günde bir akça ile zaviyedar
tayini için vakfedilmiştir. Hin-i feth-i Hakani'den bin yüz on senesine kadar
şart-ı vakıf süregelmiştir.
Yine Vakıflar arşivinde 749 sayılı Sivas Defterinin 25.
sayfasında ve 1125 sıra sayısında Vakf-ı Zaviye-i Taptuk Emre der Karahisar
Nallı kaydı ile. Yine Anadolu muhasebesi 91 sayılı defterde aynı kayıt ve
bilgiler vardır. Ayrıca 1307 sayılı Ankara Vilayeti Salnamesi'nde bilgi vardır."
demektedir.
Sabahattin Eyüboğlu ise, -Yunus'un nerede ve ne zaman
yaşadığı önemli değil, önemli olan onun yıllardır halkın gönlünde yaşayarak
bugünlere gelmesi ve de yaşayacak olmasıdır -diyor.
Yunus'un güzel dizelerinden bir demet:
Biz dünyadan gider olduk
Kalanlara selam olsun
Bizim için hayır dua
Kılanlara selam olsun.
Derviş Yunus söyler sözü
Yaş doludur iki gözü
Bilmeyen ne bilsin bizi
Bilenlere selam olsun.
1996 yılında yerel olanaklar ölçüsünde gerçekleştirilen
Taptuk Emre ve öğrencisi Yunus Emre'yi anma etkinliği 1997 yılında 30-31 Ağustos
günlerinde Ankara Valiliğinin katkılarıyla gerçekleştirilmiştir.
BACIM
SULTAN
Taptuk Emre'nin bir kızı var adı Bacım Sultan. O yıllar Tekke
Köyünde yaşayan Hamza Sultan oğlu Hulbiye Sultan için Taptuk Emre'nin kızını
ister. Kız verilir, düğün başlar. Gelin alayı Tekke Köyünün Erenler mevkiine
gelir.
Öğle vaktidir, herkes atlarından iner namaza durur. Namaz
bittiğinde gelini bıraktıkları yerde bulamazlar. Hamza Sultan'a sorarlar gelin
geldimi? diye. Gelmediğini haber alınca Emrem Sultan'a haber salarlar gelin
döndümü? diye. O da gelin yerini buldu orada arayın der. Kendisini şimdi yattığı
tepede bir ardıç ağacına yaslanmış bulurlar. Köye götürmek istediklerinde -ben
buraya kadar geldim , oğlunuz da buraya gelsin- der. Damat gelir, yeni evliler
buraya yerleşir, burası köy halini alır. Bacım Sultan, odalar açarak gelen
gidene baktığı için köye Tekke adı veriliyor.
Bu olayı anlatan bir ilahiyi emekli memurlardan Tekke'li Ali
Öztürk'ten aldım. O da Tekkeli Aba'dan dinlemiş yazmış. Beni Ali Öztürk'le
tanıştıranlar, kendisinin Bacım Sultan'ın torunlarından olduğunu söylediler.
Erenlere selam verdik,
Öğlenin dal vaktinda namaza durduk,
Selam verdik gelin kayboldu.
Birden atları sürdüler,
Tekke taşında gördüler,
Buyurun gidelim, dediler.
Akşam oldu görüştüler.
Benim Ali Öztürk'ten, onunda Aba'dan dinleyip yazdığı,
Nallıhan'da düğünlerde gelinin başına kına yakılırken söylenen, Emrem
Sultan-Bacım Sultan-Yunus Emre ilişkilerini anlatan bir ilahi de şöyle.
Emrem Sultan'a varalım.
Hacet namazını kılalım,
Hayır duasını alalım,
Emrem Sultan, Bacım Sultan.
Benim adım Bacım Sultan,
Yunus eşiğimizde yatan
Dertlilere derman katan,
Emrem Sultan, Bacım Sultan.
Sağ yanında oğlu yatır,
Sol yanında kızı yatır,
Var kendini nura batır,
Emrem Sultan, Bacım Sultan.
Köylerin duruş vaziyetine göre, Emrem Sultan Köyü ortada,
Yunus'un mezarının bulunduğu Sarıköy sağda, Bacım Sultan'ın yattığı Tekke köyü
ise solda bulunmaktadır."
Taptuk Emre -"çocuğu olmayanlar bana, akli dengesi bozuk
olanlar da kızıma"- gitsin demiş. Yıllardan beri halkımız Emrem Sultan ve Bacım
Sultan türbelerini ziyaret eder, adak kurbanını keser, dua eder, derdine deva
arar.
h.1311 ve 1318 tarihli Anakara Vilayeti Salnamelerinde "Nallıhan kazasının üç
saat mesafesinde Emrem Sultan Kariyesinde kibar evliyaullahtan Emrem Sultan
hazretleri ve Tekke kariyesinde de Veliyyü Müşarünileyhin kerimeleri Bacım
Sultan hazretleri definhak-i ıtırnak olup illeti cünuna müptela olanlar,
Müşarünileyhanın kabrini ziyaretle şifayap oldukları mücerrebattandır" diye
yazmaktadır..
Bugünün diliyle, -Nallıhan kazasının 3 saat mesafesinde Emrem Sultan Köyünde
büyük velilerden Emrem Sultan ve Tekke Köyünde de kızı Bacım Sultan yatmakta
olup cin hastalığına tutulanlar (delilik illetine müptela olanlar) bu mezarları
ziyaret ettiklerinde iyileştikleri bilinmektedir- demektedir.
ŞEYH
CAFER SADIK (Rahim Baba)
Taptuk Emre'nin öğrencisi olan Şeyh Cafer'in türbesi
Nallıkozlu köyünde iken, köy Gökçekaya Baraj Gölü suları altında kalmadan önce
aynı köyün yaylasına nakledilmiştir.
Şeyh Cafer sağlığında çok sert bir mizaca sahipmiş. Düğünde
davul çalınmasından rahatsız olmuş olmalıki davulu tuttuğu gibi Sakarya'nın
öteki yakasına atıvermiş.
O günden bu yana Nallıkozlu, Ömerşeyler ve Emremsultan
köylerinde düğünlerde davul çalınmaz. Türbe çevresinden çalı çırpı alınmaz, odun
kesilmez. Daha ziyade, çocuk sahibi olmak isteyen kadınlar ziyaret eder.
ÖMER
ŞEYH
Cafer Sadık gibi Ömer Şeyh de Taptuk'un öğrencisidir. Türbesi
İlçenin adını aldığı Nallı Çayı'nın Sakarya Nehri'ne karıştığı yere yakın olan
Ömerşeyhler Köyü'ndedir.
Şeyh Ömer hazretlerinin de bir köyümüze ad olduğu, yıllar
yılı adının değiştirilmediği göz önünde bulundurulduğunda büyüklüğü ortaya
çıkar.
HOŞEBE
Hoşebe Yatırı (Türbesi) Nallıhan'a 3 km uzaklıkta olan Akdere
Köyü'nün yakınındaki ardıç koruluğu içindedir. Ziyaret yeri yüksekçe bir tepenin
yamacındadır. 10 m kadar aşağısında içilebilen bir su vardır. Hoşebe Yatırı'nın
diğer yatırlardan ayrı bir özelliği vardır.
Türbenin bulunduğu koruluk, mesire yeri olarak kullanılıyor,
Halk arasında dolaşan rivayete göre; Hoşebe, ölmeden önce mezarının etrafında
gülünüp oynanmasını, hoşça vakit geçirilmesini istediği için böyle yapılıyormuş,
vasiyeti yerine getiriliyormuş.
HASAN
DEDE
Hasandede Türbesi Nallıhan'a 5 km uzaklıkta bulunan Sobran
Köyündedir. Eren'in Horasan'dan geldiği söyleniyor. Yüksek bir yerde bulunan
Hasan Dede Türbesinin çevresinde koruluk ve su vardır. Buradan kimse ağaç
kesmiyor. Kesenin başına bir felaket geleceğine inanılıyor. Köylünün çok saygı
gösterdiği bu yerde yağmur duası için toplanılmakta ve yağmur duası için
yetmişbin taş gömülmektedir.
Askere gidecek gençler de dedeyi ziyaret ederler. Haziranın
sonuna doğru gün dönümünden 10 gün önce bu yerde yapılan oğlak bayramında 45-50
kurban kesiliyor. Türbenin yanındaki birkaç ardıç ağacına bez bağlanıp, adak
adanır. Türbenin hemen ayak kısmından şehrin içme suyu çıkmaktadır.
Kaynak: Mesut
ŞENER Nallıhan Kitabı
Hasan Dede Foto: Sami Dündar